Dinle, Oku, İzle #3

 Müzik konusunda ne yazsam diye düşünürken seçmekte çok zorlanıyorum. En iyisi son zamanlarda en çok ne dinliyorsam ondan bahsedeyim dedim. En çok ne mi dinliyorum?

Kasabian! Sevgimi  anlatmaya kelimeler yetmez. Kasabian’ın elinden çıkmış olup da beğenmediğim hiç bir parça yok. Playlistimin en başında da en sonunda da Kasabian var. Kendilerini ilk olarak “Let’s roll just like we used to” şarkılarıyla tanıdım. İngiltere çıkışlı bu grup Tom Meighan adında tadından yenmeyecek bir sese sahip. Zaten ingiliz aksanı ile 1-0 önde benim için. Diğer grup üyeleri; diğer vokal Sergio PizzornoChris EdwardsJay Mehler ve Ian Matthews.
Tarzları için indie-rock, britrock diyebiliriz. Ama benim için çok daha fazlası. Sadece kendilerine özgü çok farklı çok kaliteli bir tat var müziklerinde (bir de baskın bir testesteron hormonu hissediyorum ben). İnsanın içini kıpır kıpır eden fena gaz veren ritimleri var. İnsan alışınca kopamıyor.
Ekşi’den öğrendiğim kadarıyla “Fire” şarkısı Mojo dergisi tarafından yılın en iyi şarkısı ödülüne layık görülmüş.
Charles Manson adlı psikopat katili duymuş olabilirsiniz. Ben lise yıllarında “A’dan Z’ye seri katiller ansiklopedisi” kitabında tanımıştım kendisini. İşte Manson ailesinin bir üyesi, aynı zamanda Charles Manson’ı ihbar eden Linda Kasabian‘ın soyadını almış grup.

 Okuyalı uzun zaman olmasına rağmen hala etkisinden çıkamadığım bir kitap var: Bülbülü Öldürmek. Orjinal adıyla To Kill A Mockingbird.

Siyah beyaz bir filmi de var ama kitabını okumayı her zaman tercih ederim. Harper Lee tarafından yazılan ilk ve son roman. Yarı otobiyografik bir kitap kendisi. 1961 yılında Pulitzer Ödülü, 1962 yılında ise filme aktarılarak Oscar Ödülü almış. Anlatılan hikaye kendi yaşantısından yazarın. Romanı yazarın kendi karakteri Scout’un ağzından okuyoruz. Ben okuduğum kitaplarda karakterlere olaylardan daha çok önem veriyorum, daha çabuk ısınıyorum. Scout, Jem, Atticus Finch için de öyle oldu. Özellikle Atticus, benim için hiç sahip olamayacağım bir baba modeli. Hayatımın herhangi bir alanında böyle bir insana sahip olmayı çok ama çok isterdim.
Yıl 1930 ve Amerika’nın Alabama kentindeyiz. Zenciler ikinci sınıf insan muamelesi görüyorlar ve bir çok haktan yoksunlar. Kitabın ilk başlarında Jem, Scout ve Dill’in yaramazlıkları, çocuk olmanın güzellikleriyle geçiyor. Avukat baba Atticus’un bir zencinin davasını almasıyla beraber müthiş şekilde toplum / adalet / iyilik / eşitlik / insanlık kavramlarını sorgulamaya başlıyoruz.
Scout’un afacan, erkeksi, sevimli kız çcuğu halleri, Jem’in ergenliğe geçiş dönemi, Atticus’un çocuklarına karşı tavrı ve üslubu bende kocaman ve kalıcı bir yer edindiler.

 Film olarak yine aklıma son izlediğim film geldi. The Place Beyond The Pines yani harika türkçe çevirisi ile Babadan Oğula. Tabi buraya yazıyorsam filmi beğenmiş de oluyorum. Küçük bir ipucu; içinde Ryan Gosling varsa her şeyi severim!

Bu film Eva-Ryan ilişkisinin başlangıcı diyorlar… Neyse biraz güzel şeylerden bahsedelim. Ryan Gosling yine muhteşem. Hatta filmi izlemeseniz bile açın giriş sahnesini izleyin bir. Ryan Gosling’in canlandırdığı Luke karakteri yine Ryan’ın Drive filminde canlandırdığı o ağır, asi, patlamaya hazır bomba karakterine benziyor.
Filmi Ryan Gosling üzerinden anlatmam, filmi onun için izlediğimi de gösteriyor aslında. Film iki bölüme ayrılıyor : Luke ölmeden önce ve Luke öldükten sonra. Ben kesinlikle birinci bölümü tercih ederim. İkinci bölümde büyük bir boşluğa düştüm fakat Bradley Cooper ve  Ray Liotta dehası sayesinde izleniliyor. Filmi genel olarak ele alacak olursam, içerisinde Ryan’ın olması bana yetiyor ama hikaye de güzel gerçekten. İzlerken sıkılmadım. Film bitince hüzünlü ama tatlı bir hava bıraktı bende. Eva Mendes? Eh işte.

Bir yazının daha sonuna gelmemin haklı gururunu yaşıyorum. Yakın zamanda tekrar görüşmek üzere!

(Toplam 35 defa, bugün 1 defa)

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir