Dinle, Oku, İzle #4

Bu seferki müziksel şahsiyet ile birazdan yorumlayacağım film birbiri ile bağlantılı. Bugünkü adamımız Agnes Obel. Kendisi 1980 Danimarka doğumlu bir hanım kızımız. Tipini filan görmeden sesini ilk duyduğumda aklımda direk güneş yüzü görmemiş, beyaz tenli, sarı saçlı biri canlanmıştı. İskandinav kadınların sesinde onlara özgü ortak bir tını olduğunu düşünüyorum artık. Huzur verici bir sese sahip. Sesi piyano ile birleşince bir göklere kadar çıkıp gelebilirsiniz.

Zaten müzik hayatına ilk piyano çalarak başlamış. En az kendisi kadar havalara uçurucu müzikler yapan İsveçli Jay Jay Johanson‘dan etkilenmiş. Tarzı için folk, klasik diyebiliriz. Ben ilk dinlediğimde dediğim gibi sesinden dolayı Ane Brun‘e benzetmiştim. Daha sonra araştırdığımda herkes tarafından benzetilidğini ve yaptığı işlerle de Ane Brun ile karşılaştırıldığını okudum. İlk albümü Philharmonics 2010’da çıkmış, son albümü Aventine ise 2013’de raflarda yerini almış.
Güzel bir özelliği daha var. Sinemadan da anlıyor. Alfred Hitchcock ve Maya Daren‘in filmlerini seviyormuş.
En sevdiği şarkısı; Riverside

 Dublörün Dilemması, benim okumayı çok uzun yıllardır istediğim ama arkadaşım verene kadar okuyamadığım bir Murat Menteş romanı. Bu romanı okuyalı baya oldu. Okul döneminde okuduğum için kitaptan çok fazla notlar alamadım malesef. Neyse, kitaba ilk başladığımda olayı kavramakta birazcık zorluk çeksem de okuması gerçekten çok zevkli olan bir kitap. Bir anda kendinizi kaptırmış buluyorsunuz.

Kitap çok fazla mizahi öge barındırıyor, sıkmıyor. Bir de her bölümün başında bazı istatistikler var. Okuması zevkli oluyor ama sonrasındaki konu ile bağlantı kuramadım hepsinde. Murat Menteş’in dili harikaymış diyemem ama betimlemeleri gayet güzel ve zekiceydi.  Film izler gibi kitap okudum. Karakterleri zaten ilginç, olaylar heyecanlı, kitap baya kendisine bağlıyor. En beğendiğim yanı ise sürrealist oluşu. Murat Menteş’in okuduğum ilk ve tek kitabı ama sanırım kendisi sınırsız hayal gücü ve mizaha sahip, kelimelerle çok güzel oynayan bir yazar. Bunu Deplasmanda Plasebo şiirinde de anlamıştım aslında. Diğer kitaplarını okumayı da çok istiyorum.

Submarino, Danimarka yapımı. Geçen yıl İsveç yapımı bir film izlemiştim. Oyuncuların karakteristik ve soğuk tavırlarına aşık olmuştum. Ondan sonra bu film için de aynı şeyleri hissettim. Benim İngiltere’den başka İskandinav ülkelerine de hayranlığım var.
Öncelikle film Jonas T. Bengtsson‘ın Submarino adlı romanından uyarlanmış.

Submarino kelimesinin anlamı ise bir işkence türü olan su altında tutmak. Filmi izledikten sonra ismiyle gerçekten çok uyumlu bir senaryo olduğunu düşündüm. Dram filmlerini her zaman çok sevmişimdir. Akıp giden zamanımızda durup alıştığımız durumlar dışına çıkıp düşünmemizi sağlıyor. Filmin konusundan bahsedeyim. Bir alkolik ve fahişelik yapan bir anne düşünün. Bütün sorumluluğu kendilerinde gören, bu sorumluluğun altında ezilen alkol-uyuşturucu bağımlısı iki kardeş var bir de. Zamanla yolları ayrılıyor ama geçmişin izlerini ikisi de farklı şekilde taşıyorlar. Yıllar sonra annelerinin cenazelerinde karşılaşıyorlar ve bir şeyleri düzeltmeye çalışıyorlar.
Filmin olay örgüsü, müzikleri, oyuncuları gerçekten harika. Sakin ilerleyen ağır bir dram filmi. Sonlara doğru kardeşin abisine söylediği bir söz var ki beni fena ağlattı.
İlk başta söylediğim bağlantı da şöyle; filmde Agnes Obel‘i bolca dinleyeceksiniz. O huzurlu ses ile bir dram filmi bu kadar yakışır.

(Toplam 31 defa, bugün 1 defa)

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir