Dinle, Oku, İzle #9

Yazıda bahsi geçen dinlenecek, okunacak ve izlenecek olanların ortak noktası, melankoli havası taşımaları ve çok eskilerden gelmeleri. İnsanlar, dingin ama bir o kadar da daraltıcı olan bir zaman dilimine giriyor ya bazen, işte o zamanlara göre veya o zamanları yaratacak olan bir takım şeyler okuyacaksınız.

Dinle: Türkçe Nostaljik Şarkılar. Bir grup veya bir müzisyen yerine, nadiren dinlesem de benim için hep ayrı bir yere sahip olacak olan şarkılardan ekleyeceğim. Çok baymaması için bir kaç tane ekleyip zevkinize bırakıyorum. Ara sıra, bunun yabancı şarkı versiyonunu da yapıp bu köşeye eklemeyi düşünüyorum.

Cem Karaca’nın sevmediğim şarkısı zaten yok; Erkan Oğur, müzisyen kelimesinin eş anlamlısı bana göre. Nükhet Duru’yu dinlemem ama, sözleri Sabahattin Ali’nin bir şiirine ait olduğu için bu şarkıyı çok seviyorum ve Nükhet Duru da güzel söylüyor.

Cem Karaca – Hep Kahır

Erkan Oğur – Çayın Öte Yüzünde

Nükhet Duru – Ben Sana Vurgunum

Oku: Necip Fazıl Kısakürek – Bir Adam Yaratmak

 Necip Fazıl‘ın 1937’de, Tohum‘dan sonra yazdığı ikinci piyesi, benim ise okuduğum ilk kitabı. Bu kitabı arkadaşım Gökhan doğum günümde hediye etmişti. Benimle beraber öylece İstanbul’dan Mersin’e geldi ve ilk okuyanı annem oldu. Annem’in bir gün içinde bitirmesi, çok beğenmesi, hemen ardından ikinci kez okumaya karar vermesiyle benim içime büyük bir merak düştü ve okumaya başladım. Çok yoğun olduğum halde iki günde bitirdim ben de. Necip Fazıl, ön sözüyle merak uyandırıp, son sözüyle büyük bir etki bırakıyor.

Bir Adam Yaratmak, psikolojik bir kitap. Konusundan da kısaca bahsedeyim: Bu piyesin esas karakteri Hüsrev aynı zamanda oyun yazarı. Ölüm korkusunu anlatan, aynı adı taşıyan bir oyun yazıyor. Oyun, belli bir kısıma kadar Hüsrev’in yaşantısından parçalar içeriyor. Bir süre sonra Hüsrev, oyunu yazan kişi değil, yazdığı oyununun baş kahramanı olup, kendi yazdığı piyesi yaşamaya başlıyor. Bu döngüyü fark ettikçe daha çok içinde kayboluyor, insanlara yabancılaşıyor, düşünceleri ve yaptıkları kendine işkence çektiriyor.

Bazı eski kelimeleri anlayamamış olmama rağmen anlatımdan uzaklaşmadan, çok hızlı ilerledim. Çok derin ve ince ayrıntılar bulunan, kendine hayran bırakan diyaloglar içeriyor. Piyes okumak çok zevkli. Necip Fazıl’ın betimlemeleri hikayeyi bölmeden film havası yaratıyor. Kitabın sonu inanılmaz etkileyici. Nasıl bir buhran, nasıl bir bohemlik, nasıl ölümcül düşünceler… Neyse, kitap hakkında daha fazla şey yazıp kitabın gizemine ve derinliğine saygısızlık etmek istemiyorum. Eğer bir ön yargınız var ise bunu kırıp okumalısınız. Kesinlikle değeceğini düşünüyorum.

Ona olan zaafım, üstünde fazla konuşmamı yasak ediyor. Zaten hâdiselerin sırrını, kaba saba formüller içinde harcamaya, ulu orta dogmalar yapmaya düşmanım. İyi ve kötü, söyleyemediğimi, iyi veya kötü eserim söylesin!

 İzle: Repulsion (Tiksinti)

Psikolojik kitapları ve filmleri aşırı derecede seviyorum. Beni bu filme çeken ilk şey de bu oldu. Filmin yönetmeni Roman Polanski; yaptığı filmlerden sadece The Pianist’i izlediğim (Repulsion ikinci oldu), merak ettiğim çok fazla filmi olan bir yönetmen. Filmlerine özel yaşamından alıntılar kattığını okumuştum bir yazıda. Özel hayatındaki olayları hiç tasvip etmesem de filmlerini merak etmeme engel olmuyor. Filmden devam edeyim… Repulsion (1965), yönetmenin Apartman Üçlemesi‘nin ilk filmiymiş ve Roman Polanski’ye ödül kazandırmış. Filmdeki esas mekan bir apartman dairesi. Filmin kullandığı bu mekan, filmin siyah beyaz olması, en çarpıcı sahnelerin sessiz olması gibi ayrıntılar çok bunaltıcı bir hava yaratıyor ve amacına çok iyi hizmet ediyor. Bana kalırsa bu film gerilim veya korku filmi değil ama yansıttığı psikoloji yüzünden insan baya geriliyor. Başrol oyuncusu Catherine Deneuve o kadar soğuk ve sakin oynuyor ki sadece bakışlarından bile bir anormallik olduğunu sezdiriyor.

Geçmişinde cinsel travma yaşamış olan ve ablasıyla beraber yaşayan, güzellik salonunda çalışan bir Carol var. Erkeklerden ve cinsellikten nefret ediyor. Etrafında sadece kadınların bulunduğu yerler onun en rahat olduğu yerler oluyor. Bir erkek onu öptüğünde koşarak dişlerini fırçalayacak kadar uç durumda. Bu uç kişiliğiyle yalnız kaldığı anda gerçek yaşamından kopup kendini korkularına teslim ediyor. Bu teslimiyet olana kadar film, bir şeylerin olacağı mesajını vererek geriyor, sonrasında da Carol’ın açısından delirmenin nasıl bir şey olduğunu gösteriyor.

Eğer ben böyle filmlerden sıkılırım diyorsanız, filmin siyah beyaz olmasını ve ağır ilerlemesini, filmin olması gereken bir parçası olarak kabul edin ve o çok etkileyici sahnelerden(*), izlediğim en mükemmel finallerden birine sahip olan bu filmden mahrum kalmayın derim.

(*) Söylemeden edemeyeceğim; Carol’ın bir tik gibi yüzünü kaşıması, arkadaşının Carol’ın çantasının içini gördüğü an, ütü yaptığı sahne ve finali en etkilendiğim sahnelerden.

(Toplam 28 defa, bugün 1 defa)

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir